Kaybolan Bayramların İzinde
Hüseyin Yetiş yazıyor…

HÜSEYİN YETİŞ
yetis.huseyin@gmail.com - 0 (545) 3649543
Hatay’ın Hassa ilçesine bağlı Aktepe Mahallesi…
İki odalı bir evin içine sığdırılmış koca bir hayat… Dokuz kardeş, bir sofra, bir yoksulluk… ama bir o kadar da büyük bir mutluluk.
O evin önünde sadece toprak yoktu; umut vardı.
Bahçemizde açan güller, yetişen sebzeler, dallarından sarkan meyveler… Hepsi bizim çocukluğumuzun sessiz tanıklarıydı. Sadece bizim ev değil, mahallemizin her köşesi rengârenk çiçeklerle bezenirdi. Fakirdik belki ama ruhumuz zengindi.
Bir de hayatımıza yön veren insanlar vardı…
Belediyenin kamyon garajında, mütevazı bir salon… Ne büyük aynalar vardı ne de modern ekipmanlar… Ama orada alın teri, disiplin ve hayaller vardı.
Hocam ve aynı zamanda abim olan Abdullah Gök bizlere karate öğretirdi.
Sadece yumruk atmayı değil… sabretmeyi, düşüp kalkmayı, hayata dimdik durmayı öğretti.
Belki de o daracık salonda öğrendiğimiz en büyük ders, hayatın kendisiydi.
Bir de örnek aldığımız abilerimiz vardı…
Recep Semerci, Şahin Keskin,Nursi ve Şaban Çağlak, Mustafa Çolak ve Celil Abuzer…
Onlara bakar, onların izinden gitmeye çalışırdık.
Onlar bizim için sadece mahalleden büyükler değil, aynı zamanda yol gösteren birer ışık gibiydi.
Ders çalışırken bile içimizde bir yarış, bir azim olurdu… “Onlar gibi olmalıyız” derdik.
Hassa Lisesi yılları…
Babam her gün cebime sadece 3 TL koyardı.
O para ne eksik ne fazla… Tam kararındaydı.
Dönmez minibüsleriyle gidiş gelişimi sağlar, üstüne bir de yarım ekmek arasına bir yumurta ya da birkaç zeytin alabilirdim.
Bugünün insanına küçük gelebilir… Ama o günlerde o 3 lira, bir öğrencinin hem karnını doyurur hem hayalini ayakta tutardı.
Okulu bitirdiğim gün…
Diplomamı ben değil, abim aldı.
Çünkü ben o gün okulda değildim…
Ben, bir hayatın yükünü sırtlanmış, cuma günü semt pazarında çalışıyordum.
Belki bir kağıt parçasını alamadım o gün…
Ama hayat bana çok daha ağır bir diploma verdi: Mücadele.
Ve bir de çocukluk aşkımız vardı…
Galatasaray…
Onun sevgisi, yoksulluğun bile üstünü örten bir sevinçti.
Kardeşim Şaban Keskin’in açtığı kıraathanede maç günleri bambaşka olurdu.
En ön sıralarda oturur, sanki sahadaymış gibi heyecanlanırdık.
Her golde sevinçten yerimizde duramaz, her pozisyonda kalbimiz ağzımıza gelirdi.
Bir de o tatlı rekabet vardı…
Fenerbahçe ve Beşiktaş’ı tutan kardeşlerimizle yaşadığımız o çekişme…
Kavga yoktu, kırgınlık yoktu…
Sadece saf, temiz bir heyecan vardı.
Aynı evin içinde farklı renkleri sevmenin güzelliğini yaşardık.
O anlarda kalbimizi kaplayan duygu, sadece futbol değil… kardeşliğin ta kendisiydi.
Ve Aktepe’nin o unutulmaz lezzetleri…
Lezzet Lokantası, Mehmet Çolak amcamızın emeğiyle sadece bir lokanta değildi; adeta mahallemizin kalbiydi.
Orada yediğimiz kebabın tadı, aradan yıllar geçse de hâlâ damağımda…
O lezzetin içinde sadece etin kokusu değil, samimiyet, emek ve geçmiş vardı.
Bugün en lüks sofralara otursak bile… o eski kebabın yerini tutmuyor.
Ramazan Bayramı yaklaşınca içimizi tarif edilemez bir heyecan sarardı.
Bayramlık almak kolay değildi… Biz de kolayını seçmedik zaten. Merkez Kıraathanesi önünde ayakkabı boyadık. Tarlalarda ırgatlık yaptık. Küçük ellerimizle büyük hayaller biriktirdik. O kazandığımız birkaç kuruş, bize dünyanın en büyük serveti gibi gelirdi.
Aktepe’deki o fırında pişen kömbenin kokusu hâlâ burnumda…
kömbe sadece bir tatlı değildi; bayramın ta kendisiydi. Sıcacıktı, samimiydi, bizimdi.
Bayram sabahı erkenden kalkardık.
Kınalı ellerimizi yıkar, tertemiz umutlarımızla kapı kapı dolaşırdık. Büyüklerimizin ellerini öpmek, hayır dualarını almak… İşte bizim bayramımız buydu.
Aşağı camide saf tutar, kalbimizi Allah’a açardık. O anlarda dünya sanki daha güzel, daha yaşanılır olurdu.
Sonra… hayat bildiğimiz gibi kalmadı.
Babam Topçu Yetiş…
Anam Gülistan Yetiş…
Onları toprağa verdiğimiz gün, sadece anne-babamızı değil, çocukluğumuzu da kaybettik.
Hayat bizi hiç bilmediğimiz yerlere savurdu. Tanımadığımız insanlar, zamanla en yakınımız, can yoldaşımız oldu.
Bugün…
Kendi yuvamda, eşim Halime Fidan Yetiş ve evlatlarım Samet Gökmen ile Gülistan Cemre ile hayata tutunmaya çalışıyorum.
Ama içimde bir yer var ki hâlâ o iki odalı evde yaşıyor…
Eskiden hayat zordu, yoksulluk vardı…
Ama mutluluk ucuzdu.
Şimdi ise hayat pahalı… ama mutluluk yok.
Artık bayramlar kapı kapı gezilmiyor.
Eller değil, ekranlar öpülüyor.
Sarılmalar yerini mesajlara, muhabbetler yerini “görüldü” yazılarına bıraktı.
Biz eskiden yokluk içinde zengindik…
Şimdi varlık içinde yoksuluz.
Ve en acısı da şu:
O eski bayramlar artık sadece hatıralarda değil…
İçimizde bir sızı, gözümüzde bir damla yaş, kalbimizde bir eksiklik olarak yaşıyor.
Belki de en büyük kaybımız şu oldu:
Biz büyüdük…
Ama bayramlar küçüldü.
